Bu kitabı okurken altını çizmediğim bir sayfası dahi olmadığını fark ettim…
Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı 1971 yılında yazmaya başlamış ve 21 yıl süren bir zamanda bitirmiş. Çalışması on sekiz dile çevrilmiş ve kadınların içsel yaşamları konusunda önemli bir çalışma ve bir klasik olarak değerlendirilmiştir. Dr. Clarissa Pinkola Estes, pisikanalist,şair ve aynı zamanda eski öyküleri toplayıp saklayan kişi.
Kadınlarla kurtların nasıl bir ilişkisi olabilir?
Sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar; Keskin bir duyarlılık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. Kurtlar ve Kadınlar, doğaları ve araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. Ancak ikisi de sürekli avlanılmış, ve yanlış bir şekilde obur, sapkın son derece saldırgan ve hasımlarından daha az değerli tanımlanmışlardır. Kurtların ve kadınların kendilerini yanlış anlayanlar tarafından yok edilmesi çarpıcı benzerlik sağlar.
XIX. yüzyılla birlikte insanlığın doğadan kopuşu ve duygulara yer vermeyen kapitalist bir endüstri çarkının içinde kayboluşundan yola çıkarak, kadınların yapması gereken ilk şeyin içindeki doğal sesi keşfetmek olduğunu söylüyor ve kadınların içlerinde yatan sınırsız güç ve yaratıcılığın, kurtların doğal yabanıllığında yattığı savını ileri sürüyor. Kadınların çoğu zaman farkında olmadan içselleştirmek zorunda bırakıldıkları eziklik ve yetersizlik duygusuna, bastırılmış cinsel güdülerine çok değişik bir malzemeden yaklaşıyor: Masallar! İnsanlığın ortak bilinçaltının aynaları olduğunu düşündüğü masallar aracılığı ile kadın psişesinin derinliklerine iniyor ve birçok açmazdan kurtulmalarına yardımcı olacak paragraflarla karşılaşıyorsunuz.
Bilirsiniz, bazen uyuyan insanlar düş gördüklerinde gözlerinden bir damla gözyaşı sızar; buna ne tür bir düşün neden olduğunu asla bilmeyiz, ama bunun ya bir üzüntü ya da özlem düşü olduğunu biliriz.
Jungcu psikanalist ve bir ‘cantadora’ (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kişi) , kendinden çocukluğundan tüm hayatından bir şeyler katmış. Öyküleri tek tek ele almış incelemiş, farklı kültürlerden derlenen masalları yorumlamış. Toplumun önyargılara ve görünüşe ne kadar kolay aldandığını anlatmış. Bu öykülerden benim son derece ilginç gördüğüm bir kaç tanesi;
Mavi Sakal” öyküsü. Öyküde canavar Mavi Sakal üç kız kardeşle karşılaşır ve kız kardeşler başlangıçta Mavi Sakal’ın tuhaf olduğunu düşünüp ondan korksalar da zamanla çok da tuhaf olmadığını düşünürler. Mavi Sakal küçük kız kardeşe evlenme teklif ettiğinde küçük kız kardeş “Sakalı aslında o kadar da mavi değil.” diye düşünerek kabul eder. Ve bir canavarla evlendiğini anlaması çok uzun sürmez. Bu öykünün analizinde şunu söylüyor yazar:
Canavarla evlenmeye böyle rahatlıkla razı olunması, aslında kızlar daha çok küçükken, genellikle beş yaşından önce yapılan bir seçimin sonucudur. Kızlara, her türlü tuhaflığı –ister sevimli, isterse de sevimsiz olsun- görmezden gelmeleri, onları hoşa gider hale getirmeleri öğretilir. En küçük kız kardeşin “Hımm, sakalı aslında o kadar da mavi değil.” diyebilmesinin nedeni bu eğitimdir. “Nazik olma”ya yönelik bu ilk eğitim, kadınların sezgilerini umursama-malarına neden olur.
Bu ve bunun gibi pek çok öyküyle kadınlara sezginin yeniden ele geçirilmesi, ötekiyle birleşme, aidiyet, kendini korumak, yaratıcı hayatın beslenmesi, öfkenin ve bağışlamanın sınırları gibi konularda yardımcı olmaya çalışan yazar için temel nokta ve tüm kitaba yayılan mesele Hayat/Ölüm/Hayat döngüsüdür. Bu döngüyü bilmek hayatın ölümü, ölümün de yeniden hayatı getireceğini kabul etmektir. Ölümün istenmeyen ve kötü olarak addedilmesinin sebebi onun son olarak görülmesinden kaynaklanır. Oysaki ölüm yeniden doğuşa gebedir, tıpkı hayatın ölümü karnında taşıması gibi. Bu döngü herkes ve her durum için geçerlidir, yaratıcılığını kaybettiğini düşünen bir sanatçı için ne kadar elzemse, sevginin tükendiği düşünülen bir sevgi ilişkisi için de o kadar vazgeçilmezdir.
Birçok ismi vardır: La Huesera (Kemik Kadın), La Trapera (Toplayıcı Kadın) ve La Loba (Kurt Kadın).
La Loba’nın tek işi kemik toplamaktır. Özellikle dünyadan kaybolma tehlikesinde olanları toplayıp korur ve saklar. Mağarası her cinsten yaratığın kemikleriyle doludur: Geyik, çıngıraklı yılan, karga. Ama uzamnlık alanı kurtlardır.
Montana’larda (Dağlarda), arrayo’larda (Kurumuş dere yataklarında) kurt kemikleri arayarak toprağı didik, didik eder, sürünür, emekler. Bütün bir iskeleti bir araya getirdiğinde, son kemik yerine yerleşip yaratığın güzelim beyaz heykeli gözlerinin önüne uzanıverdiğinde, ateşin yanına oturur ve hangi şarkıyı söyleyeceğini düşünür. […][…] La Loba, topladığı kemiklerin üstüne şarkı söyler. Şarkı söylemek, ruh-sesini kullanmak demektir. Soluk yoluyla, kişinin gerçek gücünü ve ihtiyacını dile getirmek, rahatsızlık çeken ya da eski gücüne kavuşma ihtiyacı duyan şeye ruhunu üflemek demektir. Bu, Vahşi benlikle ilişki arzusu taşana, ardından da ruh bu zihinsel çerçeveden konuşana kadar en derin, en büyük sevgi ve hislere inilerek gerçekleştirilir. Kemiklerin üstüne şarkı söylemek işte budur. […]
[…] La Loba, çöldeki yaşlı kemik koleksiyoncusudur. Arketipsel simgecilikte kemikler tahrip edilemez gücü temsil eder. Kolaylıkla kendilerini teslim etmezler. Yapıları gereği yanmaları zor, ezilip toz haline getirilmeleri neredeyse olanaksızdır. Mit ve öykülerde tahrip edilemez ruh-tininini temsil ederler. Ruh-tininin yaralanabileceğini, hatta sakatlanabileceğini, ama onu öldürmenin neredeyse imkânsız olduğunu biliyoruz.
Ruhu çökertebilir ve eğebilirsiniz. İncitip derin yara izleri oluşturabilirsiniz. Üzerinde hastalık lekeleri, korku ürünü yanık işaretleri bırakabilirsiniz. Ama o ölmez, çünkü altdünyasındaki La Loba tarafından korunur. O, kemikleri hem bulur, hem de yaşatır.
Kemikler ete acı verecek kadar sert ve delip geçecek kadar keskindir. Eski kemikler bir ipe dizilirse cam gibi çınlar. Yaşayanların kemikleri canlıdır ve kendi çaplarında yaratma gücüne sahiptir; sürekli yenilenirler. Canlı bir kemiğin üstünde garip bir yumuşaklığa sahip bir “deri” vardır. Kendini tamir edecek bazı güçleri olduğu görünmektedir. Kurumuş bir kemik bile küçük canlı yaratıkların yuvası olur.
Kırmızı Ayakkabılar;
”Peri masalları on sayfada sona erse de yaşamlarımız daha uzun sürer. Bizler çok ciltli kitap takımlarıyız. Hayatımızın bir bölümü duvara toslayıp yansa da her zaman bizi bekleyen bir bölüm ve sonra başka bir bölüm daha vardır. Bir başarısızlıktan nefret ederek zamanınızı harcamayın. Başarısızlık, başarıdan daha büyük bir öğretmendir.”
Çirkin Ördek Yavrusu;
Kadınlar neden kendilerini ait olmadıkları şekillere sokmak için eğilip bükülmeye çalışıp dururlar? Bu soruna dair yıllar süren klinik gözlemlerimden yola çıkarak bunun nedeninin derinlere yerleşmiş bir mazohizm ya da habis bir şekilde kendine zarar vermeye adanmışlık veya bu yapıda herhangi bir şey olmadığını söylemeliyim. Bunun nedeni çoğu zaman kadınların sadece bilmemesidir. Annelik görmemiş olmasıdır.”
” Farklı bir çocuğa sahip olan annenin kötü niyetli bir kültüre karşı koyması için Siphos’un sabrına, Kiklop’un korkunçluğuna ve Kaliban’ın sert postuna sahip olması gerekir. En yıkıcı kültürel koşullar, insanın ruhuna danışmadan boyun eğmesinde ısrar eden, bir kadını ruhu ile toplum arasında seçim yapmaya zorlayan, bedenin temizlenmesi gereken bir şey ya da emirle düzene sokulacak bir tapınak olarak görüldüğü, yeni, olağandışı ya da farklı olanın hiç bir zevk uyandırmadığı, merak ve yaratıcılığın ödüllendirilmek yerine cezalandırılıp küçümsendiği ya da ancak bu kişi kadın değilse ödüllendirildiği, bir kadın ne zaman cezalandırılsa bunun onun kendi iyiliği için yapıldığı, ruhun kendi başına bir varlık olarak görülmediği toplumlarda görülür. ”
” Artık size vermedikleri şeyler üzerinde zaman harcamayı bırakıp, zamanınızı daha çok ait olduğunuz insanları bulmaya ayırmalısınız. Belki de özgün ailenize ait değilsiniz. Genetik olarak ailenizin bir üyesi olsanız da huy bakımından belki başka bir insan grubuna aitsiniz. Ya da ailenize üstünkörü bir şekilde ait olabilirsiniz, bu sırada ruhunuz sıçrayarak dışarı çıkar, yoldan aşağı koşar ve başka bir yerde oburca, şapır şupur tinsel kurabiyeler yiyerek mutlu olur.”
”Kimi zaman hayat vahşi kadın için daha baştan yanlış gitmeye başlar. Birçok kadının çocukken kendilerini dikkatle süzüp ‘Bu küçük yabancı aileye sızmayı nasıl becerdi?’ diye düşünen ana-babası olmuştur. Kimi ana babanın ise aklı hep bir karış havadadır. Çocuğu görmezden gelir, istismar eder ya da ona buz gibi gözlerle bakar. Bu deneyimi yaşamış olan kadınlar, cesaretlerini kaybetmesinler. Buna sizin hatalarınız yol açmadı ama siz de yaramaz bir çocuğa ya da yanlarından ayrılmayan bir baş belasına dönüşerek intikamınızı bir güzel aldınız.”
“uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık…”
“Gülme, kadın cinselliğinin gizli tarafıdır; fizikseldir, temeldir, tutkuludur, hayat vericidir ve bu yüzden uyarıcıdır. Jenital uyarılma gibi bir hedefi olmayan bir cinsellik türüdür. Sadece o an için, bir sevincin cinselliğidir; özgürce uçan, yasayıp ölen ve kendi enerjisiyle yeniden yaşayan hakiki ve şehevi bir sevgidir. Kutsaldır çünkü fazlasıyla iyileştiricidir. Şehevidir çünkü bedeni ve onun duygularını uyandırır. Cinseldir çünkü heyecan vericidir ve haz dalgalarına neden olur. Tek boyutlu değildir, çünkü gülme, insanın kendisi kadar başkalarıyla da paylaştığı bir şeydir. Bir kadının en vahşi cinselliğidir. ”
Okumamdan bir hafta geçmesine rağmen, zaman zaman geri döndüm ve her seferinde içimdeki vahşi Kadın’ın ulumalarını daha iyi bir şekilde duya bildiğimi gördüm. Estes’in dediği gibi hepimiz vahşiye özlemle doluyuz.
Uzattığımız saclarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama Vahşi Kadın’ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hala varlığını sürdürmekte. Ve diyor ki nereye gidersek gidelim arkamızdaki göle dört ayaklı.







Bir Cevap Yazın