Dünün Dünyası‘nı nihayet bitirdim.
Bu, hızlı okunacak bir kitap değil. Yavaş yavaş, sindire sindire okunması gereken eserlerden biri. Yaklaşık 468 sayfalık bu otobiyografinin neredeyse her satırı kıymetli. Stefan Zweig yalnızca kendi yaşamını anlatmıyor; aynı zamanda bir uygarlığın yükselişine ve çöküşüne tanıklık ediyor. Bu yüzden kitap hem sürükleyici hem de derin bir düşünme yolculuğuna çıkarıyor.
Öncelikle kitabın adına hayran kaldım: Dünün Dünyası… Alt başlığı ise en az adı kadar etkileyici: “Bir Avrupalının Anıları.” Bir zamanlar “Avrupalı” olmak yalnızca bir coğrafyaya ait olmayı değil; ortak bir kültürü, özgür düşünceyi, sanatı ve hümanist değerleri temsil eden bir fikri ifade ediyordu. Bugün bu ideal ne kadar yaşıyor, doğrusu emin değilim.
Zweig’ın bu kitabı tamamladıktan yalnızca birkaç ay sonra, 1942 yılının Şubat ayında eşi Lotte ile birlikte Brezilya’da yaşamına son verdiğini bilerek okuyunca satırların anlamı daha da derinleşiyor. O zaman anlıyorsunuz ki bu eser yalnızca bir anı kitabı değil; aynı zamanda bir veda metni. İnandığı dünyanın yok oluşuna, özgür düşüncenin susturulmasına, insanların savaşlarla değil sözcüklerle iletişim kurduğu, sanatın hayatın merkezinde olduğu Avrupa’ya yazılmış hüzünlü bir veda…
Kitap boyunca Viyana’daki çocukluğundan Paris’teki öğrencilik yıllarına, Salzburg’daki evinde ağırladığı dostlarından Hindistan, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’ye uzanan yolculuklarına eşlik ediyoruz. Ancak aslında okuduğumuz yalnızca Zweig’ın hayatı değil; 20. yüzyıl Avrupa’sının kültürel, siyasi ve insani hafızası.
En çok etkilendiğim yönlerinden biri ise insanları anlatma biçimiydi. Karşılaştığı kişileri yalnızca fiziksel özellikleriyle değil; karakterleri, düşünceleri ve ruh hâlleriyle öyle canlı tasvir ediyor ki sanki onları siz de tanıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Çizdiği portreler gerçekten unutulmaz.
Kitap boyunca yükselen milliyetçiliğin toplumları nasıl zehirlediğini, savaşların insanlığı nasıl kendi kendini tüketen bir noktaya sürüklediğini ve milyonlarca insanı yersiz yurtsuz bıraktığını görüyoruz. Zweig, yaşadığı dönemi anlatırken aslında insanlığın aynı hataları tekrar tekrar yapma eğilimine de dikkat çekiyor. Kitabı okurken, tarihin sadece geçmişte yaşanmış olaylardan ibaret olmadığını; bugünü anlamanın en güçlü anahtarlarından biri olduğunu bir kez daha hissettim.
Her cümlesine sinmiş ince bir hüzün, derin bir keder ve giderek büyüyen bir umutsuzluk var. Çünkü o, içine doğduğu dünyanın artık geri gelmeyeceğini anlamış bir insanın kalemiyle yazıyor.
Bu kitabı okurken bir yandan da Viyana’yı düşündüm. Graben’de yürümeyi, Burg Tiyatrosu’nun önünde durmayı, eski Viyana kafelerinde oturmayı, Salzburg’da Zweig’ın yaşadığı evi görmeyi hayal ettim. Belki bir gün bu şehirlere gittiğimde sadece binaları, meydanları ya da müzeleri gezmeyeceğim; Stefan Zweig’ın kaybettiği dünyanın izlerini arayan bir okur olarak dolaşacağım. Sanırım iyi kitapların en büyük gücü de bu: Okuduğunuz şehirleri, henüz gitmediğiniz yerleri bile size tanıdık hâle getirmeleri.
Belki de bu kitabın beni en çok etkileyen yanı, yalnızca Stefan Zweig’ın hayatını anlatmamasıydı. Asıl anlattığı şey, bir medeniyetin sessizce nasıl çöktüğüydü. Özgürlüklerin bir anda değil, yavaş yavaş kaybolduğunu; savaşların yalnızca şehirleri değil, insanların ruhunu da yıktığını gösteriyor.Benim için Dünün Dünyası, yalnızca okuduğum bir kitap olmadı; üzerinde uzun süre düşüneceğim, zaman zaman dönüp yeniden bazı sayfalarını okuyacağım bir başucu kitabına dönüştü.
Puanım 10/10







Bir Cevap Yazın